11/11/2009 - ***Günümüz gençliği Rasulullah’ı tanıyor mu? Ashabı tanıyo

Günümüz gençliği Rasulullah’ı tanıyor mu? Ashabı tanıyor mu? Ömer b. Abdülazizleri tanıyor mu?İmam-ı Azamları, İmam-ı Şafileri, İmam-ı Rabbanileri, Buharileri, Müslimleri, Nakşibendileri, Geylanileri, Selahaddin-i Eyyubileri, Şeyh Şamilleri, Osman Gazileri, Kanunileri, Fatihleri, Yavuzları, Yunusları, Mevlanaları tanıyor mu? Bugün müslümanların nesilleri, nice küfür, günahkâr ve fasık lider sanatçı, film yıldızı vb. sahte öncülerin adlarını hayat hikâyelerini bir çırpıda sayıp anlatabilmekte ve kalplerinde bunlara karşı muhabbet duymaktayken, gönül fatihi dava liderlerinin bırakın hayatlarını, isimlerini dahi bilememektedirler. Bundan da elbette anne baba ve eğitimciler sorumludur. Bu durumda, acilen nesillerimize örnek insan olarak bu gönül fatihi dava önderlerini tanıtıp sevdirmeliyiz.Bu aynı zamanda Kur’an’ın metodudur. O da bize rasulleri, nebileri, sâlih kişilerin tevhid mücadelelerini; Firavun, Nemrut ve benzerlerinin kötü akıbetlerini anlatarak Allâh Teâlâ dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmemizi öğütlemektedir. Biz bu önderlerden iki tanesini kısaca hatırlatalım: Ömer b. Abdülaziz Bir valinin evinde doğan, israfçı prensler gibi yetiştirilen, her gün birbirinden güzel değerli kıyafetler giyen, saçlarını taramakla uğraştığı için zaman zaman namaz vakitlerini geçiren, insanlar arasında bir “ben” misali sivrilen, zengin ve zarif kimselerce taklit edilen, “Allâh’ın verdiği giysilerin, benden bıkmasından korkarım. Çünkü giydiğim elbiseleri insanlar gördü mü eskidiğini sanıyorum” diyen bir insan; işte bu insan, tüm bu imkânlara sırt çeviriyor, rahatlık ve bolluğu terk ediyor ve görkemli bir hayatın zirvesine çıkarak tarihin eşine nadir rastladığı bir kahramanlıkla ağır sorumluluklar altına giriyor.O kızlarına şöyle sesleniyordu. “Kızcağızlarım babanızın ateşe atılması pahasına sizler her halde bollukta yaşamak istemezsiniz.” Bir bayram günü oğlunu eski elbiseler ile görünce dayanamayıp ağladı. Oğlu sordu: - Babacığım seni ağlatan nedir? - Evladım, korkarım ki başka çocuklar seni bu elbiselerle görünce kalbin kırılır. Bunun üzerine oğlu, halife olan babasına şöyle diyordu: - Ancak Allâh rızasından yoksun kalan veya ana babasına karşı gelen kimsenin kalbi kırılır. Ben ise senin hoşnutluğunu kazanmak suretiyle Allâh’ın rızasını ummaktayım. Hanımı Fatıma’ya: Babası tarafından beytülmalden hediye edilen gerdanlık konusunda ‘ya gerdanlığı ya beni tercih et’ diyordu. Eşi Fatıma ise,“Hayır, ben seni buna ve nice katlarına değişmem, seni tercih ediyorum” diyordu. Bu ve benzeri olaylar onun Hilafet makamına getirildikten sonra inanç, sorumluluk ve Allâh korkusuna dayalı iç âlem inkılâbının meydana getirdiği değişimin işaretleriydi. Tarihçiler bu tavırlardan dolayı onu dedesi Hz. Ömer radıyAllâhu anha benzetmişlerdir. Şimdi de onun nasihatlerine kulak verelim:
“Dünya “sonsuzluk yurdu” değildir. Allâh ona fânilik, ehline de yolculuk takdir etmiştir. Öyleyse Allâh size acısın. Dünyadan en güzel şekilde ayrılmaya bakın. Gıdanız takva olsun. Çünkü Allâh korkusu en iyi gıdadır. “Dünya”, bir gölge gibidir. Kısala kısala yok olup gidecektir. Âdemoğlu, dünyada çalışıp didiniyor ve gözlerini ferahlatıyor. Fakat Allâh, takdir edip çağırınca ve onu öldürerek huzuruna alınca geride ne eseri, ne de dünyası kalacaktır. Sanatı ve zenginliği başkasına kalacaktır. Dünya zarar verdiği oranda sevindirmez. Az sevindirir büyük acılar çektirir.” “Siz “sonsuzluk” için yaratıldınız. Şu kadar ki, bir yurttan diğerine göç edeceksiniz. Yemeği boğazınızda kalan, suyu soluğunuzu kesen bir yurtta yaşıyorsunuz. Sevdiğiniz bir şeyi verince, karşılığında ayrılmak istemediğiniz bir sevgilinizi alan bir dünyada yaşıyorsunuz. Öyleyse gideceğiniz ve sonsuzluğu yaşayacağınız yurt için çalışınız.” (Ömer b. Abdülaziz Dönemi ve İslam İnkılabı, s:62)

|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/11/2009 - EFENDIMIZE SELAMI YUREKTEN GONDERMEK GEREK
 Her şey Efendimiz'den hatıradır bizim için. Ezan, ikamet hatıra olduğu gibi, namazda "Subhaneke" okuyor yine O'nu hatırlıyoruz; "Fatiha"yı terennüm ederken bir kere daha O'nunla doluyoruz/dolmalıyız. Onlar da birer hatıra.. ve sonra tahiyyâta oturuyoruz. İki rekâtta bir Allah'a tahiyyâtımızı, tayyibâtımızı, mübârekâtımızı takdim ettikten sonra, Efendimiz'e de selam veriyoruz. "Et-tahiyyâtu lillahi ve's-salavâtu ve't-tayyibâtu es-selâmu aleyke eyyuhen-nebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuhu... - Bütün dualar, senâlar, malî ve bedenî ibâdetler, mülk ve azamet Allah'a mahsustur. Ey şanı yüce Nebî! Selâm sana. Allah'ın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun." diyoruz.
Bu tahiyyâtımızla, Mirac gecesini, o gecenin kutlu yolcusunu, Peygamber Efendimiz'in Cenab-ı Hakk'ın selamına mazhar oluşunu da hatırlıyor ve o muhteşem selamlaşmaya "Selam sana Yâ Resûlallah" diyerek biz de dâhil oluyoruz. Orada bir tefrikte de bulunuyor, salât ile selam arasını ayırıyoruz. "Et-tahiyyâtu lillahi ve's-salavâtu" diyerek salâtı Allah'a veriyor, Efendimiz'e de selam ediyoruz. Çünkü salât, Allah'tan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden de dua demektir. "Melekler salât ediyor" deyince biz, istiğfar anlarız. "Allah salât ediyor" deyince, merhamet anlarız. Biz salât edince de, bizim yaptığımız dua olur. Dua ise, Efendimiz için olsa da Efendimiz'e olmaz, Allah'a olur. İşte, bundan dolayı, namazda Allah'a salâtın yanında, "Efendimiz'e de salât olsun" demiyoruz, Ona selam gönderiyoruz. Fakat kendi kendimize salât u selam okurken, madem Cenab-ı Allah bize "Ey mü'minler, siz de O'na salât edin ve samimiyetle selam verin." (Ahzab, 33/56) buyuruyor, biz de uyuyoruz o emre.
"Et-tahiyyâtu" dediği zaman Bediüzzaman Hazretleri kim bilir onu kaç defa tekrar ediyordu. Bütün zihin, his, şuur ve iradesiyle Allah'a yönelerek ve tam konsantrasyon içinde belki defalarca "et-Tahiyyâtu..." diyordu; onu söylerken adeta başı dönüyor, gözleri doluyordu. Çünkü Allah'ın huzurunda olduğunun tam şuuru içindeydi. Biz, Üstad'ın zevk enginliği ölçüsünde belki onu duyamayız ama kendi söz ve mülahazalarımızı da Sultan'a arz edilen bir hediye gibi düşünürüz ve kendimizi Üstad Hazretleri'nin Yirmi Dördüncü Söz'de misal olarak gösterdiği o insanın yerine koyarız:
"Bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?" Sonra der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini daha sana hediye ederdim." Yani, "Ey padişahlar Padişahı! Ey Sultanlar Sultanı! Bu insanlar Sana şu kıymetli hediyeleri arz ediyorlar; benim elimde ise ancak bu pek az sermaye var. Eğer elimden gelseydi, gücüm yetseydi, bütün o hediyeler kadar bir hediye Sana takdim ederdim.." deriz. Hakkını Veremesek de Kapından Ayrılmayız Bu mülahaza, Rabb'imize karşı kulluk vazifelerimize hâkim olduğu gibi Efendimiz'e karşı hürmet ve vefa duygumuza da tesir etmelidir. Yani, dudaklarımızdan dökülen her salât ve her selam bin bir âh u eninle, acz ve zaaf hüznüyle, hakkını veremesek de kapıdan da ayrılmama azmiyle dökülmeli; dilimiz salât okurken gönlümüz de: "Varıp bezmine âşıkân bin bir leâl ister, Ben bir garîb-i nâlân u şeydâyım Efendim! Geçerler candan, girenler nûr hâlene bir kez, O dertten bin belâya müptelâyım Efendim..! Olur Mecnûn görenler ruhsârını a cânân! Kapında mülk-i serâp bir gedâyım Efendim!"
demeli. Bazen, ben de kendimi Ravza-i Tahire'nin, muvâcehenin önündeymişim gibi hissederim. Hayalen o mübârek Merkâd'in önüne varınca, ümîd ve emel heyecanıyla çırpınıp duran yüzlerce âşık ruh arasında, bir-iki kadem ötede Sevgili'yle buluşacakmışım gibi bir his ve heyecanla köpürür ve dilimin döndüğü kadarıyla O'na salât u selam okurum. Sonra da O'nun meclisinden sızıp gelecek en mahrem fısıltıları duymaya çalışırım. Merak ederim, acaba ne dedi benim selamıma karşılık? Acaba nasıl mukabelede bulundu? İçimi derin bir merak sarar... Bir şey demiştir mutlaka. Zira salât u selamın kabul edileceği hususunda şüphe yoktur. Önemli olan onu daha içten, daha gönülden ve derinden söylemektir.
Evet, "tahiyyât"ta, kabul olmuş bir duaya bir ilavede daha bulunur ve "es-selamu aleynâ ve ala ibâdillahissalihîn - Allahım, Habibin hürmetine, bizim üzerimize ve salih kulların üzerine de selam olsun" deriz. Belki bazıları bu manayı yakalamak için o lafızları üç- dört defa tekrar ediyorlardır. Siz de vicdanınızda duyuncaya kadar "es-selamu aleynâ ve ala ibâdillahissalihîn" deyip tekrar edebilirsiniz. Bir defa demekle o manayı duyuyorsanız; o sözler, tepeden tırnağa kadar vücudunuzda bir karıncalanma hâsıl ediyorsa şayet, gerektiği gibi söylemiş ve gönlünüzde duymuşsunuz demektir. Yani, o kelimelere şuur derinliği, his derinliği de katmak lazım. O sözlerin içinde irademizle de bulunmak lazım. Vücudumuzun bütün zerratıyla da onları söylemek lazım. Bu da ibadet ü taati iradî olarak ele almaya, onları aynı zamanda tabiatımıza ait çok önemli bir ihtiyacı yerine getiriyor olma mülahazasıyla yapmaya, her şeyi mutlak duymaya, tezekkür ve tahayyül etmeye bağlıdır. Özetle - Her şey Efendimiz'den hatıradır bizim için. Ezan, ikamet hatıra olduğu gibi, namazda "Subhaneke" okuyor yine O'nu hatırlıyoruz; "Fatiha"yı terennüm ederken bir kere daha O'nunla doluyoruz/dolmalıyız.
- Dudaklarımızdan dökülen her salât ve her selam bin bir âh u eninle, acz ve zaaf hüznüyle, hakkını veremesek de kapıdan da ayrılmama azmiyle dökülmeli; dilimiz salât okurken gönlümüz de ona eşlik etmelidir.
- Efendiler Efendisi'ne salat ü selam okurken o kelimelere şuur derinliği, his derinliği de katmak lazım. O sözlerin içinde irademizle de bulunmak lazım. Vücudumuzun bütün zerratıyla da onları söylemek lazım.
Ben Tanırım Adamlarımı İbadet ü taatte esas olan, Allah karşısında bulunma şuuru, Hazreti Resûlullah'a seslenme ve onun cevabî sesini hissediyor gibi olma duygusudur; görüyor ve görülüyor olma esprisine bağlı kalmadır.. ibadeti bütünüyle bu his, ihsas ve ihtisaslara bağlama ve gevşekliği affetmeme, esnemeyi ve gafleti affetmeme, kendi nefsine hesap sorma.. "Burada bu gevşeklik ve gaflet olmaz a dostum.. burası teyakkuzda olma yeri ve zamanıdır" deme.. İşte siz bu incelikleri duyuyor ve hissediyorsanız, Allah Resûlü'yle gelen armağanları şuurunuzla derinleştiriyorsunuz demektir. Ne biliyorsunuz, sizin şuurunda olarak ve gönülden hissederek okuduğunuz bir ezan duası, söylediğiniz bir salât u selam bir yönüyle Efendimiz'in oradaki makamının daha bir irtikasına, daha bir irtifasına, hatta şefaat dairesinin genişlemesine vesile oluyordur. Dolayısıyla, siz orada yine kendi kurtuluşunuz adına bir yatırım yapıyorsunuz, yine kâr sizin hesabınıza yazılıyor. Eğer Allah Resûlü'nün şefaat edeceği kimseler, burada kendisini Ona tanıtan, bir nevi adres bırakan, salât u selam referanslarıyla Ona müracaat eden kimselerse, Ona karşı ifade ettiğiniz her vefa sözünüzle yine kendi hesabınıza yatırım yapıyorsunuz demektir.
Mesela; Peygamber Efendimiz, "Şüphesiz ki, Benim ümmetim 'gurr-u muhaccel'dir; kıyamet gününde, abdest izlerinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlak olarak çağırılacaktır." buyuruyor ve şunu ilave ediyor: "Ben onları mahşerde tanırım, çünkü onlar alınlarındaki secde izlerinden bellidir; abdest uzuvları nuranidir." Hadisin metninde geçen 'gurr' kelimesinin dilimizdeki karşılığı, atın alnındaki beyazlıktır. İnsan için kullanıldığında 'nurlu yüz' anlamına gelir. 'Muhaccel' de atın ayaklarındaki seki yani beyazlıktır. Bu da insan için kullanıldığında 'el ve ayak gibi uzuvların parlaklığı' anlamındadır. Efendimiz kendi ümmetini iman ve ibadetin hâsıl ettiği nur ve parlaklıkla tanıyacağını hadisteki teşbihle ifade ediyor, "Ben tanırım adamlarımı" diyor. Demek ki, burada O'nun dini istikametinde, dinini yaşama yolunda yapacağınız her şey, bir yönüyle O'nun tarafından kabule, bilinmeye, aranmaya, hatta Allah korusun, Cehennem'e girseniz bile oradan alınıp çıkarılmaya vesiledir ve bunlar öyle normal bir borcu ödeme gibi şeyler de değildir. Allah'ın size imdadı, inayeti, raiyyeti ve Efendimiz'in şefaati, âleme diyet ödeme gibi değildir; onlar birer bahanedir. Allah ve Resûlü, sizi belli bahanelerle kendilerine döndürürler, size tevcihâtta bulunur ve kendilerine tevcih ederler. Niçin yaparlar bunu? Ahiretinizi kurtarmak için yaparlar; yoksa sizden bir şey bekleme, bir şey alma değildir maksatları. Siz vermeniz gerekli olan şeyleri ortaya koyun da, Onlar da daha büyüğünü size versinler diye yaparlar.

F.GULEN
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/11/2009 - Gül Sultan
 Günlerden beri çölde yürüyorlardı.
Ebva Köyü'ne yaklaştıklarında Gül Sultan iyice halsizleşmişti.
Çölde pek rastlanır bir şey değildi ama bir ağaç bir başına çölü bekliyordu.
Ya da kutlu yolcularını...
“Şu ağacın dibinde biraz soluklanalım oğlum” dedi ve ılık kumların üzerine bırakıverdi yorgun bedenini
“Biraz su” diye inledi.
Gül kokulu yavrusu koştu suyu yetiştirdi.
“Nasılsın anacığım!”
Gül Sultan, yetim yavrusunu üzmemek için;
“İyiyim oğlum, bir şeyim yok” dese de ölümün derin kuyularına doğru çekiliyordu.
Ayağa kalkacak dermanı yoktu.
Bu âlemde hiçbir annenin ölümü Gül Sultan'ın ölümü kadar hisli değildi.
Soylu kadın henüz daha otuz yaşındaydı.
Hatıralar canlanıyordu son anlarını yaşadığı ağacın dibinde.
***
Daha yedi yıl önceydi…
Gül Sultan, çok fazla dışarı çıkan birisi değildi.
O gün her nedense yakıcı güneşin bağrında iyice ısınan şehrin yollarına vurmuştu kendini. Sessizliğe bürünmüş tenha bir sokağı döndüğünde, bir delikanlı ile göz göze gelmişti.
Aman Allah'ım! O ne güzellikti...
Bu genç başka güzeldi.
Bir gülün kokusunu duymuştu onda.
Görür görmez gönlü akıvermişti ona. Sevmişti onu hem de bir başka sevmişti. Gül Sultan kendisi de güzeldi. Baktığı zaman yere düşürecek kadar güzel gözleri vardı. Yüzünün güzelliğini meleklerden ödünç almış gibiydi.
Ama ilk defa gördüğü bu genç bir başkaydı. Siyah saçlarının harelendiği geniş alnında bir nur parlıyordu.
Ötelerden gelen bir nur… İlk insandan bu yana altın halkayla, alından alına aktarılarak gelen bir nur. O gün, Gül Sultan yüreğinden ok yemiş bir ceylan gibi olmuştu.. Gönlünü yaralayan gencin adını öğrenmişti. Abdullah'dı…
O günlerde güzelliği dillerde olan bu genci hep duymuştu ama bu kadar güzel olabileceğini hiç aklına getirmemişti.
Abdullah da Gül Sultan'ı görür görmez vurulmuş ve eve döner dönmez konuyu ailesine açmıştı. Babası Abdülmuttalip, oğlunun bahsettiği kızın, yakın dostu Veheb'in kızı Amine olduğunu öğrenince sevincinden hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Gül Sultan doğduğunda kadınlar çağ atlamıştı. İlk defa bir kız çocuğunun doğumunda bir baba bu kadar sevinmiş ve kulağına hüzünlü bir fısıltıyla; “Bir kızınız oldu” denildiğinde; “ Hemen kazanlar kurulsun, bütün Arabistan'a ziyafet veriyorum” demişti. Bu görülmüş şey değildi.
Babası Veheb, Gül Sultan'ı kaptığı gibi Abdülmuttalipe götürmüş , adını koymasını istemişti. Abdülmuttalip de “Amine olsun” demişti. Sonra da kavmine .
“ Ey kavmim! Ben Veheb kadar haysiyetli bir adam daha görmedim; kız çocuğunun doğumunda ziyafet verdi. Bu insana yaraşır bir hakikatliliktir, , azizliktir .” demişti. Gönlündeki zarafeti kelimelere dökebilen, duyguları soylu bir sultandı. İyi bir şairdi. Yazdıkları büyük bir divan olurdu. Türkçeye bile intikal eden;
“Tek sen mutlu ol da ben yanayım” gibi sözler ilk o Gül Sultan'ın dudaklarından dökülmüştü. O çağda, öyle bir dönemde herkes onunla evlenmek için can atmıştı ama o mecbur olmadıkça hiç kimseyle konuşmamıştı bile. Bir gün evlerine dünür gelenlerin Abdullah'ın ailesi olduğunu öğrenince yüreğinde içten içe yanıp duran aşk ateşi nasılda birden bire harlaşmıştı. Abdullah, Mekke'nin damıtılmış delikanlısıydı. Uzun yıllar hiç evladı olmayan babası, bir gün; “Allah'ım! Bana on erkek evlat ver de birini sana kurban edeyim” demişti. Duası kabul olmuştu ama kurban işini ağırdan almıştı. Bir gece rüyasında verdiği söz ona hatırlatılınca evlatları arasında kura çekmiş ve kura Abdullah'a çıkmıştı.
Atası İsmail (a.s) gibi;
“Babacığım! Niye canın sıkılıyor? Sen Allah'ın emrini yerine getir , diyerek sadakatini ortaya koymuşsa da, ne babasının, ne de Mekke'nin ileri gelenlerinin yüreği; yüzü de yüreği de güzel bir yiğidin kurban edilmesine razı olmamıştı.
Gül Sultan kendisi gibi, ölümlerin arasından yürüyüp gelmiş olan eşiyle o kısacık evliliklerinde ne kadar da mutlu olmuştu. Hiçbir kadın kocasını bu kadar sevemezdi. Birbirlerinde erimişlerdi. Evlendikten sonra Gül Sultan daha bir güzelleşmiş, eşinin alnındaki parlayan nur ona intikal etmişti. Saadetin zirvesindeydiler. Ama hepi topu iki ay sürmüştü bütün mutlulukları.
Kocasının ölüm haberi öldürücü bir darbe indirmişti Gül Sultan'ın yüreğine. Etine asit dökülmüş gibi derin yaralar açılmıştı yüreğinde. O hüzünle bir hafta bile yaşaması imkansızdı. Bir gece rüyasında; “Sakın üzülme ! Sen Muhammed'i taşıyorsun,;kainatın en yücesi senden doğacak” demişlerdi. Bu defa da gönlü iki çarpışmanın arasında kalmıştı. Bir taraftan çok sevdiği efendisinden ayrılık ateşi yüreğini yakarken, diğer taraftan da dünyanın en güzel Gül'ünün nurlu bahçesi olmanın tatlı esintileri ruhunu serinletmişti.
Hani çağların çıldırma anı olur ya, işte içinde bulunduğu çağ da öyleydi. Her türlü vahşi mahlukatın ürpetici sesleriyle çınlayan karanlık bir çöl gibiydi dünya. Işığa hamile kapkaranlık bir dünya. Değişim düşlerle başlardı. Dünya hayra yorulacak düşlerdeydi. Gül Sultan'ın düşleri, ufukların ilk muştusu olmuştu.
Ve o muştuyu yeryüzünde ilk o almıştı. Neye hamile olduğunu çok iyi biliyordu. Henüz daha yirmi üç yaşındaydı. O, oğluna inanmış bir anneydi. O Gül Sultan'dı. O sene Mekke'ye bahar bir başka güzel gelmişti. Muştular vardı ötelerden. Madde ve mananın beklediği an gelmişti. Dünya sırılsıklamdı.
Güneşin kalbi durmak üzereydi. Gül Sultan da, doğum yapacağı ev de “Kutlu Doğum”a hazırlanmıştı. Alemde ne varsa her şey sükun kesilmiş, atmosferin en seçkin molekülleri oraya sevk edilmiş ve o muhteşem anı beklemeye başlamıştı. Nihayet beklenen şafak gelmişti… Evin içersinde sadece Şifa hatun değil, Hz Asiyeler, Hz Meryemler, koşuşturup duruyordu. Huriler sıra sıra ellerinde nurdan bohçalarla gelerek evin içini yüzlerinin nuruyla doldurmuştu. Ötelerden gül kokuları geliyordu.. Derken bir anda gök kapıları açılmış ve karanlıklar sağa sola kaçışmaya başlamıştı. Evin her bir yanını sarmıştı melekler.
Gül Sultan, nurlar içinde kendine geldiğinde ona yetim yavrusunu parmağı ile “Allah” derken göstermişler ve sonra yeniden bayılmıştı.
Rüzgarlar gül kokuları taşımaya başlamış, ağaçlar gül esintisi kesilmişti. Bulutlar gül dökmeye başlamıştı insanlığın üzerine.
571 yılının nisanıydı...
Güneş yeni bir güne doğarken, melekler bütün madde ve manaya Nur Çocuğu müjdeleme yarışına girmişlerdi. Bir niyaz yarışı başlamıştı varlıklar arasında. *** Nur Çocuk şimdi altı yaşındaydı ve aziz annesiyle hiç görmediği babasının kabrinden dönüyorlardı. Gül Sultan'ın gönlündeki yaralar yeniden kanamaya başlamıştı. Gözlerini , yaralı ceylanının gözlerinden hiç ayırmıyordu. Hiçbir anne evladını onun gibi sevmemişti. Yavrusu yetim dünyaya gelmişti, şimdi de yapayalnız kalıyordu ; Üzüntüsü ondandı. Babası, bütün ölüm cenderelerinden sanki sadece oğlunun dünyaya gelmesine vesile olmak için kurtulmuş ve sonra da daha gencecik yaşta Sonsuzluğun Sahibine gitmişti.
Gül Sultan kendisi de bir melek dünyaya getireceği için, oğluna hamile kaldıktan sonra melekleşmiş ve bir başka beşerin kendisine dokunmasına izin verilmemişti. Ve bir melek hayatı yaşamıştı.
Bir azize gibi hayatını sürdürmüştü.
Şimdi çok sevdiği eşine gidiyordu ama gönlü geride bıraktığı yetim yavrusuna tutsaktı.
Yetim yavrusu başucunda; “Anacığım! Neyin var” diye çırpınıp duruyordu. O gece karası, o kederli gözleriyle yetim yavrusunun kaderden sürmeli gözlerinin içine bakarak; “Rüyalarda gördüğüm gerçek… Oğlum! Sen âlemlere gönderilecek peygambersin! Ben de öleceğim. Fakat senin gibi bir evlat bıraktığım için, adım asla ölmeyecek…” demiş ve oğluna ilk iman eden olarak bir sülün gibi uzanıvermişti ılık kumların üzerine. Nur Çocuk, “annemden sonra annem” dediği Ümmü Eymen'le birlikte döndü Mekke'ye. Gül Sultan gitmişti ama kainatta bing-bang gibi, bir ışık, bir gül patlaması yaşanmış, dünya bütünüyle, ışık ve gül banyosuna durmuştu. Bir tepeciğin üzerindeki mütevazı mezarını çöl rüzgarlarının, okşadığı Gül Sultan'ın, bu gül mevsiminde gölgede kalmasına gönlümüz razı olmadı. Vakit, Sonsuz Nur'un gönderilişine vesile sevgili babasına, Gül Sultan'a ve Gönüllerimizin Sultanı'naYasinler yollama vaktidir.
Harun Tokak Yeni Şafak
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/11/2009 - Salât, Salavât
 Tebrik, tezkiye, duâ, Peygamberimiz (s.a.v)'e yapılan duâ, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelen bir terim, salavât. "Belirli vakitlerde, Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamberin tarif ettiği şekilde yapılan ibadettir. Salât'ın çoğulu salavât gelir. Türkçede daha çok Hz. Peygamber'e yapılan duâ mânâsında kullanılır.
Kur'ân-ı Kerim'de bu anlamda şöyle buyurulur: "Âllâh ve O'nun melekleri Peygamber'e hep salât ederler. Ey mü'minler, siz de Ona salât (ve dua) ediniz ve samimiyetle selam veriniz" (1)
Bu âyet-i kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlarımızla hürmetlerimizi sunmak farzdır; her müslüman için yerine getirilmesi gerekli bir görevdir. Her müslüman en kısa şekilde: Âllâhümme salli alâ Muhammed = Allahım! Muhammedi rahmetinle tebrik et ve esen kıl" diye salât getirir.
Rasûl-i Ekrem (a.s.m) Efendimiz de, "Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtünsün, hakarete uğrasın " buyurmuştur. (2)
Namazlarda oturduğumuz zaman tahiyyât ‘ tan sonra okuduğumuz "Allahümme Salli, Bârik..." duâları da, Hz. Peygambere salât getirmeyi ifâde eder.
Hz. Peygambere salât getirmenin fazileti hakkında Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kim bana bir salât getirirse, Allah ona on salât (mağfiret) eder"(3)
Hz. Peygamber'in ismi her işitildiğinde veya anıldığında salât getirilip getirilemeyeceği hususunda bazı alimler; bir yerde, Hz. Peygamber'in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir derken, bilginlerin çoğunluğu ise; Hz. Peygamber'in adı her anıldığında salât getirilmesi gereklidir, demişlerdir. Nitekim hadis ilmiyle uğraşanlar, Hz. Peygamberin hadislerini rivayet ederken, sözleriyle, halleriyle en büyük saygıyı göstermişler; öğretimi sırasında da Hz. Peygamber'in adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anıldıkça, "Sallallahü aleyhi ve sellem" diyerek saygılarını göstermişlerdir. (4)
Peygamberimize (a.s.m) niçin salavat getiriyoruz?
Bilindiği üzere Efendimiz (sas) Hazretleri’nin adı anıldığında duyan her Müslüman’ın salavat getirmesi ihmal edilmez bir görevi, unutulmaz bir vefa borcudur.
O kadar ki, O’nun irşadıyla var oluş hikmetini anlayan her müslümanın üzerine bu salavatın ömründe bir keresi farz, sonrakileri vacip, tekrarlarda ise sünnet olduğu bildirilmiş, salavatın terki ise şefaatten mahrumiyete sebeptir, denmiştir.
İyilik gördüğü kimselere iyilik etme minnettarlığı duyan, hatta bir kahvenin kırk yıl hatırını sayan insanlar, ebedi hayatını kurtarmaya vesile olan Resulüllah’a da (s.a.v) elbette minnettarlık duyacak, adını duyunca büyük bir hürmet ve sevgiyle salavat getirecek, böylece gösterdiği bu bağlılıkla da şefaatine nail olacaktır. Nitekim Ahzab Suresi ayet 56’da Rabbimiz de salavât getirmeyi emretmektedir :
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na tam bir teslimiyetle salat ve selam edin!.”
Bu ayetin emri gereği olarak ömürde bir defa salavat getirmek farz, sonraları her ilk duyuşta vacip, aynı yerde tekrarlanmalarda ise sünnet olduğu ifade edilmiştir. Anlaşılan odur ki, getirilen salat ü selamdan hem Rabbimiz, hem de melekleri razı olmakta, ayrıca melekler salavât getirenlere de dua etmekteler. Hadis kitaplarında görüyoruz ki, Efendimizin (s.a.v) Cennet’teki makamının yükselmesine sebep olan salavatı okuyan insana melekler, “Allah da senin makamını yükseltsin!” diye dua etmekte, öteki melekler de bu duaya amin demekteler. Salavat getirmeyene ise, “Allah da senin makamını yükseltmesin!” diye tepki göstermekte, öteki melekler de bu tepkiye amin diyerek iştirak etmekteler. Demek ki, Efendimizin (s.a.v) adını duyunca salavat getirenler meleklerin hayır duasını alır, getirmeyenler ise bedduasına maruz kalırlar. Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v) de, adını duyduğu halde salavat getirmeyen vefasız ümmetine kırılmakta, bunu da “burnu sürtülsün!” sitemiyle dile getirmektedir. Sayısız Salavât çeşitleri İslâm âlimleri tarafından yazılmış ve dillerinde vird olarak okunagelmiştir. Bunların en meşhurları da namazlarımızda tahiyyattan sonra okuduğumuz, “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed…” ile “Sallallahü aleyhi vesellem” salavatlarıdır. Manaları şöyle özetlenebilir:
“Rabbimizin rahmeti, meleklerinin istiğfarı ve bizim de selamımız Efendimiz Hazret-i Muhammed ve ailesi üzerine olsun. “ Ayrıca Bediüzzaman Hazretlerinin sürekli okuduğu “Delâilü’n-Nur” başlığı altındaki salavâtlar da zevkle okunabilecek çok feyizli, anlamlı ve bereketli salavâtlardır.
Bu gibi salavat-ı şerifeler Efendimize has bir dua olduğundan O’na mahsus duayı Rabbimiz reddetmez.
Bu niyetle bizler de özel dualarımıza redde uğramayan salavatla başlar, salavatla bitirirsek iki makbul dua arasına aldığımız duamızın kabul olacağını ümit ederiz.
Sallallahu aleyhi ve sellem. 
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/10/2009 - GÜZELLER GÜZELİ’NİN ÖZELLİKLERİ

O’nun yolunu terk eden yolsuzdur
Dünya tarihinin doğruluk timsali… İnsanlığın ahlak abidesi... Hayranlık verici her özelliği şahsında toplamış bir Güzeller Güzeli… Sonsuz hamdolsun ki, bu insanüstü insanın, bu son ve en büyük Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) ümmeti olmak şerefine erdirildik. Haberimiz olmadan, irademiz ermeden, şuurumuz kavramadan ümmeti olarak seçildik ve böylece şereflerin en büyüğüne sahip kılındık.
Tabii ki bu harika nasip, aynı ölçüde sorumluluğumuzu da çoğalttı. Çünkü önümüzde O’nun izi var. Eskimemiş, pörsümemiş, 1400 senedir parıltısını yitirmemiş bir nebevi nur izi bu… Çünkü bütün peygamberleri özetleyip getirdiklerini en yüksek mükemmeliyete çıkarmıştı; onların ahlakına, kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak bir tazelik kazandırmış, üstelik bu gerçeği yaşayarak göstermiş ve EN GÜZEL ÖRNEK olmuştu. En güzel örnek, en güzel yaşama yolunu da açmış ve insanlığa sunmuştu.
İşte, her yanıyla insana yakışan, yaraşan, akıl-kalp dengesini kurarak dünya-ahret mutluluğunun yolunu açan, bu insanca yaşama yolunun adı, Sünnet-i Seniye’dir.
Yolunu yitirmiş, yolsuzlaşmış bir dünyada böylesine bir yoldan haberdar olmak, ne demektir? Müslüman bu noktada çok sorumludur. Derdin devasını bilen, ama bildirmeyen bir doktor gibi… Yangından kaçıp kurtulmanın yolunu bilen, ama göstermeyen bir vicdan yoksunu gibi… Veya daha beteri… Bataklıkta çırpınan ve boğulmak üzere olan insanlara, elindeki halatı atıp kurtulmalarına vesile olmamak gibi… Bu gerçekler, gerçekten yolunun yolcusu olmamızı, hatta o yolun üst düzey temsilcileri olmamızı gerektiriyor. Zira o yolu terk eden, yolsuz kaldı. O yolun ahlakından sapan, ahlaksızlaştı. Gerçekten de, “Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya” idi.
O’nsuz ahlak olmaz
Nurundan başka nur yoktu. Bulunmadığı yer karanlık ve bataklıktı. Bu sebeple, ahlak adına getirdikleri yeryüzünden çekildikçe, dünya Cehennemleşiyor.
O’nsuz ahlak olmuyor. Çünkü ahlakın özü olan doğruluk, dürüstlük, yalansızlık, çocuk yaşından itibaren, hayatıyla verdiği ilk derstir. Bu sebeple, ‘Muhammed’ül Emin’ oldu. Dostuna, düşmanına en güvenilir olduğunu kabul ettirdi. Sahabesi de, “Ellerinden ve dillerinden emin” olunan güzel insanlar olarak, yüceldiler, insanlığa muallim oldular. Güvenilir oluşu
Bugünkü, ümmetinin temel derdi, o özelliklerden uzaklaşarak; güvenilmez olmaktır. Kurtuluş çaresi de aynı noktada bulunuyor. Güvenilir Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) güvenilir ümmeti olduğumuz gün, kurtuluş günümüz olacaktır.
Efendimiz, şakalarına bile yalan bulaştırmayan muhteşem bir dürüstlük abidesidir. Bu yüzden, O’na düşman olanlar bile güvendi, en kıymetli eşyalarını gönül rahatlığıyla emanet etti. Bu gün müslümana dostları güvenebiliyor mu? Bir başka deyişle, müslüman bankaya güvendiği kadar, birbirine güveniyor mu? Bu acı ve acıtıcı sorulara, tereddütsüz “Evet” diyebildiğimiz gün, Efendimize liyakat kazanmaya başlamışız demektir. Buyurur ki, “Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kimsedir. ” Bu tavır, insan olan herkese, kim olursa olsun, saygı duymak demektir. Çünkü insan, varlıkların en şereflisi olarak yaratılmıştır. İnsanın hakkı aldatılmak değil, doğru davranılmaktır. Güzeller Güzeli, işte bunu başaran bir müstesna insandır. Bu sebeple de insanlığın şerefidir. Buna rağmen, “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud; 112) emri gelince endişe etti. Bu emirle birlikte saçlarına ak düştü ve “Beni Hud Suresi ihtiyarlattı” buyurdu.
“Doğruluğa yapışın!”
Sahabe Efendilerimiz de bu hassasiyetle titrediler. Dünyanın çeşitli yerlerine taşıdıkları doğrulukla, hidayetlere vesile oldular. Nebevi dürüstlüğün verdiği güçle, onların biri, bine, binlere bedel oldu. Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmekle, Allah inancı en yüksek ve en olgun seviyeye çıktı. Bu evrensel genişlik Efendimizce işlendi yüreklere. Buyurdu ki:
“Doğruluğa yapışın. Zira doğruluk iyilikle beraberdir. Doğruluk ve iyilik ise, Cennet’tedir. Yalandan kaçının. Zira yalan, günah ve kötülükle beraberdir. Kötülük ve yalancılık ise, Cehennem’dedir.”
“Tehlikeli olduğunu görseniz bile, gerçeği aramaktan, doğruya ulaşmaktan geri durmayın. Zira kurtuluş, sadece ve sadece doğruluktadır.”
“Doğru ve güvenilir tüccarlar, (kıyamet gününde) peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.”
Mümin kardeşini sevmek
“İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olamazsınız.”
“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat etmekte müminler, adeta tek bir vücut gibidirler. O vücuttan bir organ şikâyet ederse, uykusuzluk ve ateşle vücudun diğer organları da ona katılırlar.”
“Müminin mümine göre konumu, parçaları birbirini destekleyen bir tek bina gibidir.”
“Sizden biriniz, kendi nefsi için istediğini, mümin kardeşi için de istemedikçe, tam olarak iman etmiş sayılmaz.”
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni, hazırlayan komisyondan Fransız Hukukçu La Fayett, Efendimiz’in Veda Hutbesi’ni inceledikten sonra, şöyle demek zorunda kalır: “Ey Şanlı Arap, ne mutlu Sana! Adaletin ta kendisini bulmuşsun.”
Tabii ki, bulmuş, ya da icat etmiş değildi. Yaptıklarını Rabbi adına ve O’nun namına, O’nun kitabından alarak tatbikata koymuştu. Bütün başarısı, dürüst ve dümdüz bir Kur’an uygulayıcısı olmasındandı. Daha doğrusu, “O, yaşayan bir Kur’an’dı.”
Zira çağını mutluluk çağı haline getiren uygulamaları, insan akıl ve idrakinin çok ötesinde ve üstündeydi.
Toplumu eğitti
Kanın, kinin, bâtılın ortalığı kasıp kavurduğu bir ortamda, müthiş bir eğitim atağı yaptı; akla istikamet, iradeye güç, ruha mutluluk sundu. Topluma, huzur içinde yaşamanın bütün dostluk ve kardeşlik düsturlarını candan benimsetti.
Öyle ki, sertliğin, acımasızlığın sembolü olan ve tek başına kendisini öldürmeye gelen Hattaboğlu Ömer’i bile teslim aldı, adalet timsali bir talebesi yaptı. Müminlerin Emiri olmak makamındayken de Akif Dede’nin diliyle, ona şöyle dedirtti:
Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu Gelir de adl-i İlahi, Ömer’den sorar onu...
O’nun (sallallahu aleyhi vesellem) rahle-i tedrisinden geçen talebeleri, geçmişte gözlerini kırpmadan yaptıkları vahşeti, gözyaşlarıyla ve derin pişmanlık duygularıyla yana yakıla anlattılar. Anlattıklarından dehşete düştüler, söylediklerine kendileri bile inanamadılar. İşte, dünya tarihinde eşine rastlanamaz bir muhteşem inkılâptı bu… Cahiliye döneminde, öz çocuğunu canice öldüren adamı iki kere ağlayarak dinledi. Ömer de “hazret” olmadan önce onlardan biriydi. Dipsiz kuyulardan çekip aldı onları, yıldızların üstüne çıkardı.
Yumuşak yürekliliği
Yüceler Yücesi Rabbimiz, O’nun bu sevgi merkezli eğitimini şöyle anar ve müminlere örnek gösterir:
“Allah’ın rahmeti sebebiyle, onlara yumuşak davrandın. Eğer sen, kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları affet ve bağışlanmalarını dile. İşlerde onlarla istişare et. ” (Al-i İmran; 159.)
Manevi bir bataklığın içinden çekip çıkardığı insanlarla istişare yapması, yani yapacağı işleri onlarla görüşüp konuşması ve o hususta fikirlerini sorması isteniyor. Yani, dünkü durumları ne olursa olsun, onlara bugünkü hallerine göre davranması emrediliyor. Bu hal, insanın şahsiyetine değer vermek ve saygı göstermek demektir. O dönemde, yoksulun insan sayılmadığı, bir kısım insanın mal gibi parayla alınıp satıldığı hatırlanırsa bu tavrın önemi daha da iyi kavranır.
İnsana değer verdi
İnsan, gerçek değerini, kimlik ve kişiliğini, Onunla buldu. Ondan önce insan ya hayvan muamelesi görüyordu ya da adeta boyuna-posuna bakmadan tanrılaştırılıyordu. Güzeller Güzeli, kadın, erkek ayırmadan insanı kulluk makamına çıkardı. Bu makam, ilahlıktan uzak bir yaratılmışlık makamıydı.
Evet, insan kuldu, ama yaratılmışların en üstünüydü; üstelik bütün mahlûkat emrine ve hizmetine verilmişti. Bir başka deyişle, “İnsanlar mabudiyetten (ilahlık) uzaklıkta eşit olduğu gibi yaratılmış olmak itibariyle de aynı idiler. ”
Tevazu; takva ölçüsü
İnsanları yaratılmış bir kul olmakta o kadar eşitledi ki kendisi de kulluğu şeref bildi, kul peygamber olmayı tercih etti. İnsanlar ona bakarak mütevazı olmayı öğrendi. Sarayı, köşkü, tacı, tahtı yoktu. Basit bir minderde oturur, girdiği yerdekilerin ayağa kalkmasından, elini öpmesinden hoşlanmazdı. Huzuruna, büyük bir heyecanla titreyerek giren adamı da, “Ben Mekke’de kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum” diye rahatlatmıştı. Ve buyurdu ki, “Hepiniz Adem’densiniz, Adem ise topraktandır…”
Böylece, bütün üstünlük iddialarını ortadan kaldırdı. Üstünlük ve değer, ancak takvada idi. Böylece, bütün sahte imtiyazlar ortadan kaldırıldı. Geriye bir tek ahlaki temizlik kaldı. O da iddia ile olmazdı. Zira ahlakça üstünlük iddiası, gururdu; gurur da, Şeytan’ın içine düştüğü ahmakça bir aldanış…
Yaratılmışların en üstünü, son ve en büyük Peygamber, müthiş bir tevazu ile sıradan insanlar gibi yaşadı. Evi, elbisesi, yiyip içtiği, toplumun en fakirleri gibiydi.
O kadar sade yaşıyor, o kadar az dünyalıkla yetiniyordu ki adeta bu haliyle ahiretin varlığını ispatlıyordu.
Rabbimizin rahmeti dışında, hiç kimsenin Cennet’i kendi çabasıyla hak edemeyeceğini söylüyor; “Siz de mi ya Resulallah?” sorusuna, “Evet, ben de!” diye cevap veriyordu.
Mükemmel örnekliği
Bu müstesna hali, Rabbimiz tarafından, “Büyük bir ahlak” olarak tavsif ediliyor, dolaysıyla da, “Beni seven, sana uysun” buyuruyordu. O (sallallahu aleyhi vesellem) inananlar için tek ve en önemli örnekti. Onun kıyamete kadar değişmez bir model olduğu, Ahzab Suresi’nin 23. ayetinde şöyle açıklanır: “Andolsun ki, Resulullah’ta sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için MÜKEMMEL BİR ÖRNEK vardır.”
“Peygamber size ne verdiyse, onu alın; neden sakındırdı ise ondan geri durun.” (Haşr; 7.)
Aslında O (sallallahu aleyhi vesellem) sadece insanlara değil, “Alemlere rahmet olarak” (Enbiya;107.) gönderilmiştir.
Bütün bu ilahi emir ve yasakların temel hedefi, asıl gayesi, insanların ahlakını güzelleştirmek idi. Bu gerçeği, Efendimiz gayet açık bir şekilde ifade eder: “Ben, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” (İbn Hanbel, Müsned, ll, 381)
“Gördüğüm bu yüzde yalan olamaz”
O Güzeller Güzeli, tavsiye ettiği güzelliklerin bütününü, en üst düzeyde yaşayarak örnek oldu. Mesela, hakiki mümini, “Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan” kimse olarak tarif etti. Tam da tarif ettiği güzelliği, bir ömür temsil etti. Temiz bir gönülle bakan herkes, O’nu hakiki yüzüyle görüp tanıdı. Ve Abdullah ibni Selam gibi, “Gördüğüm bu yüzde yalan olamaz” dedi.
“O diyorsa, doğrudur” diyen Sıddıklar, şakasına bile yalan katmamış olmasına güveniyorlardı.
Vücudunda hasır seccadesinin izleri görünecek derecede, sabahlara kadar namaz kılması, buna rağmen “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diyerek, mübarek bir gecede, ibadet etmek için eşinden izin istemesi, ne harika bir derstir.
Kendisi tertemiz olduğu halde, “Kendinizi beğenip temize çıkarmayın. Kimin takva üzere olduğunu da, O çok iyi bilir” ayetine (Necm; 32.) ittiba etmiş, her gün en az yetmiş kez istiğfarda bulunmuştur.
Hata ve ayıpları örtmesi
Ayıplı ve günahlı olanları, rencide etmek değil, kurtarmak istemiştir. İsteğine aykırı davranıldığında, bütün eğitimcilere bir uyarı teşkil etmesi gereken şu ifadeyi kullanmıştır: “Bana ne oluyor ki, siz böyle davranıyorsunuz?” Settar’ül Uyub olan Allah’ın, “Birbirinizin (ayıp ve kusurlarını) araştırmayın…” (Hucurat; 12.) emrine uyarak, yanlışları yüze vurmamış, isim vererek kimseyi tenkitte bulunmamıştır. Uyarılarını, daima genel ifadelerle yapmıştır.
Bir zat, Maiz’in zina yaptığını görmüş ve Efendimizin yanında onu günahını itiraf etmeye zorlamıştı. Bu hal üzerine, Efendimiz, “Keşke onu elbisenle örtseydin (de görmeseydin). Bu, senin için daha hayırlı olurdu.” Dedi.
Ve yine buyurdu ki, “Kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse, Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.” (Buhari, Mezalim, 3)
Öfkesine hâkim ve sabırlı
İnsanın kalitesini gösteren en önemli özelliklerden biri de öfkesine hâkim olmaktır. Rabbimiz de takva sahibi müminleri, “Öfkelerini yutanlar ve insanları affedenler” olarak belirlemiştir. Toplum hayatımızda, bir öfke anının nelere mal olduğunu, her gün yaşanan birçok örnekle üzülerek görmekteyiz.
Efendimiz, bu hususta da bizi hem fiilen, hem de hadisleriyle uyarır: “Pehlivan, güreşte rakibini yenen kimse değil, hiddet anında öfkesini yenendir. ”
Öfkenin de ilacı olan sabır, Güzeller Güzeli’nin hem dilinde hem de eylemindedir. Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır. “Sabrın en kıymetlisi, musibetin ilk vurduğu anda gösterilenidir.” (Buhari, Cenaiz, 32) buyurur.
Af ve iyiliği
Efendimizin en olumsuz, en kaba ve katı şartlarda bile, temel prensibi, kötülüğe karşı iyilikle davranmasıydı. En kötüler bile, ondan iyi muamele, af, bağış ve barış karşılığı görmüşlerdi. Zaten o en güzel ÖRNEK’ti ve başka bir biçimde davranması da imkânsızdı.
Zira Rabbimiz şöyle buyurur: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman, aranızda düşmanlık bulunan kimse, sanki samimi bir dost gibi oluverir. ” (Fussilet; 34.)
Güzeller Güzeli, her şartta af için fırsat gözlemiş, adeta vesile icat etmiştir. Lanetlemekten ve bedduadan, niyet okumaktan, alay etmekten ve kötü zandan, kaçınmıştır.
Bu özellikler, insanın hem deruni dünyasını, hem de toplum hayatını temizleyen evrensel güzellikler değil midir?
İşte bu yüzden, O (sallallahu aleyhi vesellem) bir tanedir ve örneksiz kalmış insanlığın yegâne kurtuluş vesilesidir. n
| | VEHBİ VAKKASOĞLU |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda

allah ve rasulunu seven ve Rabbime iyi bir kul,rasulume iyi bir ümmet olmak amacında olan biriyim inşallah.. Rabbimin yardımıyla
Son Yazılarım
***Günümüz gençliği Rasulullah’ı tanıyor mu? Ashabı tanıyo
EFENDIMIZE SELAMI YUREKTEN GONDERMEK GEREK
Gül Sultan
Salât, Salavât
GÜZELLER GÜZELİ’NİN ÖZELLİKLERİ
|